<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…
/p>
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…


<1Comments:
<-
<
Adsızsaid...
-
- <3:24 ÖS/a>
<
<
ey hayat, hangisi kolayına gelirse!/p>
<Yorum Gönder
<