<
Hiç olmadığı kadar, yalnız hissediyorum kendimi... Herşeyden elini eteğini çekmiş birisini taklid eder gibiyim. Mutlu olmam gerekirken, nedense ters orantı olarak bana dönüyor, hayallerim... Hani "insan hayal ettiği müddetçe yaşardı" ? Yap-boz olmuş hayatımın eksik parçasıydı, mutluluk, sevgi, aşk ... Ne yapabilirdim? Tedavülden kalkan aşkları yaşamak istiyorsam... Şimdi anlıyorum: Bir limanı terkedip, koca okyanusun ortasında yapayalnız kalmak benimkisi... Pusulamı kaybetsemde ve rotam bilinmezlik kıtası olsada... Artık hayatımın kaptanı benim.../p><
<
<
<26 Eylül 2006/h2>
<
<
<
<
<26 Eylül 2006/h2>
<
<
<
<
<02 Ağustos 2006/h2>
<
<
<İstanbulda Üniversite ve Lise Öğrenci Yurtları
<
<
<
Tam bir aydır, şurası söyle olsun, burası böyle olsun, diye diye canımı çıkartan öğrenci yurtları yada pansiyonlarını tanıtan bir site tasarlayıp, programladık...(http://www.istanbuldayurtlar.com) İşin garip yanı siteyi yayınlamak bir dert, siteye bilgi aktaracak yurt sahipleri bir dert... 4-5 yurdun genel bilgisi dışında fotoğraflarını, krokilerini, google maps'den koordinatlarını girdik (bkz:Eminönü ilçesi) çok güzel oldu. Üstüne birde yurdun hangi fakülteye tramvayla, hangisine yürüyerek gidildiğinide aktardık... Şu an site demo yayınında, yakın bir zamanda İstanbuldaki üniversiteler alakalı , fakülteler ile alakalı ve en önemlisi burs veren kuruluşlarla alakalı devam sitesi çıkartmayı düşünüyorum... Peki sizden nasıl bir isteğim olabilir :) Tabiki İstanbul'da okuyacak olan arkadaşlarınıza duyurmanız... Şimdiden herkese teşekkürler.../p>
<
<
<
<15 Haziran 2006/h2>
<
<
<
<
<30 Mayıs 2006/h2>
<
<
<
<
Bir anda giriyor, "Yalnız kaldıysan" diye... Sonra bir nehir gibi akıyor.Boğuluyorsun... Baş dönmesi tadında... 2 gecedir,"Dön bak dünyaya" dinleyerek uyuyorum. Sabah kalktığımda hala çalmasıda ayrı bir tat...
1 ay önce oky'nin sitesinde bir parçalarını dinleme fırsatım olmuştu. Ama eşşeklik bende girsene sitesine, diğer parçalarını dinle... Önce nahnu'nun sitesinde, sonrada alisarı'nın sitesinde iki farklı parçalarını dinleyince, bittiğim an oldu!
Peki neden yazdım bunları? Çünkü ben bu grupta kendimden bir parça değil, binlerce parça buldum... Anlayacağın param parça olduğumu anladım...
Bir t-shirt dükkanı açmayı düşünüyorum yazın... Eğer onu şimdi açmış olsaydım, yüzlerce pinhani t-shirt i bastırırdım. Çünkü herkesin tanımasını, bilmesini istiyorum. Tamam, saçmalamaya başladım.
Ben yeni tanıyanlar için bir-kaç link vereyim...
Pinhani'ye kendi sitelerinden ulaşabilirsiniz...
Pinhani-Röportaj'ını Nahnu, an itibariyle sitesine koymuş...
Ekşi'ye ulaşamayanlar için.../p>
<
<
<
<28 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<27 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<23 Şubat 2006/h2>
<
<
<
<

Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim... Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun ! /p>
<
<
<
<19 Ocak 2006/h2>
<
<
<
<
<01 Aralık 2005/h2>
<
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…/p>
<
<
<
<25 Kasım 2005/h2>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<
<İstanbulda Üniversite ve Lise Öğrenci Yurtları
<
<
<
<
<
<
Tam bir aydır, şurası söyle olsun, burası böyle olsun, diye diye canımı çıkartan öğrenci yurtları yada pansiyonlarını tanıtan bir site tasarlayıp, programladık...(http://www.istanbuldayurtlar.com) İşin garip yanı siteyi yayınlamak bir dert, siteye bilgi aktaracak yurt sahipleri bir dert... 4-5 yurdun genel bilgisi dışında fotoğraflarını, krokilerini, google maps'den koordinatlarını girdik (bkz:Eminönü ilçesi) çok güzel oldu. Üstüne birde yurdun hangi fakülteye tramvayla, hangisine yürüyerek gidildiğinide aktardık... Şu an site demo yayınında, yakın bir zamanda İstanbuldaki üniversiteler alakalı , fakülteler ile alakalı ve en önemlisi burs veren kuruluşlarla alakalı devam sitesi çıkartmayı düşünüyorum... Peki sizden nasıl bir isteğim olabilir :) Tabiki İstanbul'da okuyacak olan arkadaşlarınıza duyurmanız... Şimdiden herkese teşekkürler.../p><15 Haziran 2006/h2>
<
<
<
<
<30 Mayıs 2006/h2>
<
<
<
<
Bir anda giriyor, "Yalnız kaldıysan" diye... Sonra bir nehir gibi akıyor.Boğuluyorsun... Baş dönmesi tadında... 2 gecedir,"Dön bak dünyaya" dinleyerek uyuyorum. Sabah kalktığımda hala çalmasıda ayrı bir tat...
1 ay önce oky'nin sitesinde bir parçalarını dinleme fırsatım olmuştu. Ama eşşeklik bende girsene sitesine, diğer parçalarını dinle... Önce nahnu'nun sitesinde, sonrada alisarı'nın sitesinde iki farklı parçalarını dinleyince, bittiğim an oldu!
Peki neden yazdım bunları? Çünkü ben bu grupta kendimden bir parça değil, binlerce parça buldum... Anlayacağın param parça olduğumu anladım...
Bir t-shirt dükkanı açmayı düşünüyorum yazın... Eğer onu şimdi açmış olsaydım, yüzlerce pinhani t-shirt i bastırırdım. Çünkü herkesin tanımasını, bilmesini istiyorum. Tamam, saçmalamaya başladım.
Ben yeni tanıyanlar için bir-kaç link vereyim...
Pinhani'ye kendi sitelerinden ulaşabilirsiniz...
Pinhani-Röportaj'ını Nahnu, an itibariyle sitesine koymuş...
Ekşi'ye ulaşamayanlar için.../p>
<
<
<
<28 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<27 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<23 Şubat 2006/h2>
<
<
<
<

Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim... Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun ! /p>
<
<
<
<19 Ocak 2006/h2>
<
<
<
<
<01 Aralık 2005/h2>
<
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…/p>
<
<
<
<25 Kasım 2005/h2>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<
<
Bir anda giriyor, "Yalnız kaldıysan" diye... Sonra bir nehir gibi akıyor.Boğuluyorsun... Baş dönmesi tadında... 2 gecedir,"Dön bak dünyaya" dinleyerek uyuyorum. Sabah kalktığımda hala çalmasıda ayrı bir tat...
1 ay önce oky'nin sitesinde bir parçalarını dinleme fırsatım olmuştu. Ama eşşeklik bende girsene sitesine, diğer parçalarını dinle... Önce nahnu'nun sitesinde, sonrada alisarı'nın sitesinde iki farklı parçalarını dinleyince, bittiğim an oldu!
Peki neden yazdım bunları? Çünkü ben bu grupta kendimden bir parça değil, binlerce parça buldum... Anlayacağın param parça olduğumu anladım...
Bir t-shirt dükkanı açmayı düşünüyorum yazın... Eğer onu şimdi açmış olsaydım, yüzlerce pinhani t-shirt i bastırırdım. Çünkü herkesin tanımasını, bilmesini istiyorum. Tamam, saçmalamaya başladım.
Ben yeni tanıyanlar için bir-kaç link vereyim...
Pinhani'ye kendi sitelerinden ulaşabilirsiniz...
Pinhani-Röportaj'ını Nahnu, an itibariyle sitesine koymuş...
Ekşi'ye ulaşamayanlar için.../p>
<
<
<
<
Bir anda giriyor, "Yalnız kaldıysan" diye... Sonra bir nehir gibi akıyor.Boğuluyorsun... Baş dönmesi tadında... 2 gecedir,"Dön bak dünyaya" dinleyerek uyuyorum. Sabah kalktığımda hala çalmasıda ayrı bir tat...1 ay önce oky'nin sitesinde bir parçalarını dinleme fırsatım olmuştu. Ama eşşeklik bende girsene sitesine, diğer parçalarını dinle... Önce nahnu'nun sitesinde, sonrada alisarı'nın sitesinde iki farklı parçalarını dinleyince, bittiğim an oldu!
Peki neden yazdım bunları? Çünkü ben bu grupta kendimden bir parça değil, binlerce parça buldum... Anlayacağın param parça olduğumu anladım...
Bir t-shirt dükkanı açmayı düşünüyorum yazın... Eğer onu şimdi açmış olsaydım, yüzlerce pinhani t-shirt i bastırırdım. Çünkü herkesin tanımasını, bilmesini istiyorum. Tamam, saçmalamaya başladım.
Ben yeni tanıyanlar için bir-kaç link vereyim...
Pinhani'ye kendi sitelerinden ulaşabilirsiniz...
Pinhani-Röportaj'ını Nahnu, an itibariyle sitesine koymuş...
Ekşi'ye ulaşamayanlar için.../p>
<28 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<27 Nisan 2006/h2>
<
<
<
<
<23 Şubat 2006/h2>
<
<
<
<

Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim... Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun ! /p>
<
<
<
<19 Ocak 2006/h2>
<
<
<
<
<01 Aralık 2005/h2>
<
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…/p>
<
<
<
<25 Kasım 2005/h2>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<23 Şubat 2006/h2>
<
<
<
<

Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim... Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun ! /p>
<
<
<
<19 Ocak 2006/h2>
<
<
<
<
<01 Aralık 2005/h2>
<
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…/p>
<
<
<
<25 Kasım 2005/h2>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<

Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim...
Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun !
/p>
<01 Aralık 2005/h2>
<
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…/p>
<
<
<
<25 Kasım 2005/h2>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<
Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…
/p>
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…
<
<
tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<
<
<
<
tam ortasındayım yağmurunkarın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö/p>
<22 Ekim 2005/h2>
<
<
<
<
<30 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<11 Eylül 2005/h2>
<
<
<
<
<31 Ağustos 2005/h2>
<
<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo /p>
<
<
<
<

<
<
<

Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo
/p>
Fotoğraf : Jason DeFilippo

