Halimiz Duman...

giderek kanımız zehir dolmuş, yoldan çıkan kurda yem olmuş, dost dediğin kalbini soymuş, halimiz duman...

26 Eylül 2006

Afili Yalnızlık

Hiç olmadığı kadar, yalnız hissediyorum kendimi... Herşeyden elini eteğini çekmiş birisini taklid eder gibiyim. Mutlu olmam gerekirken, nedense ters orantı olarak bana dönüyor, hayallerim... Hani "insan hayal ettiği müddetçe yaşardı" ? Yap-boz olmuş hayatımın eksik parçasıydı, mutluluk, sevgi, aşk ... Ne yapabilirdim? Tedavülden kalkan aşkları yaşamak istiyorsam... Şimdi anlıyorum: Bir limanı terkedip, koca okyanusun ortasında yapayalnız kalmak benimkisi... Pusulamı kaybetsemde ve rotam bilinmezlik kıtası olsada... Artık hayatımın kaptanı benim...

02 Ağustos 2006

İstanbulda Üniversite ve Lise Öğrenci Yurtları

Tam bir aydır, şurası söyle olsun, burası böyle olsun, diye diye canımı çıkartan öğrenci yurtları yada pansiyonlarını tanıtan bir site tasarlayıp, programladık...(http://www.istanbuldayurtlar.com) İşin garip yanı siteyi yayınlamak bir dert, siteye bilgi aktaracak yurt sahipleri bir dert... 4-5 yurdun genel bilgisi dışında fotoğraflarını, krokilerini, google maps'den koordinatlarını girdik (bkz:Eminönü ilçesi) çok güzel oldu. Üstüne birde yurdun hangi fakülteye tramvayla, hangisine yürüyerek gidildiğinide aktardık... Şu an site demo yayınında, yakın bir zamanda İstanbuldaki üniversiteler alakalı , fakülteler ile alakalı ve en önemlisi burs veren kuruluşlarla alakalı devam sitesi çıkartmayı düşünüyorum... Peki sizden nasıl bir isteğim olabilir :) Tabiki İstanbul'da okuyacak olan arkadaşlarınıza duyurmanız... Şimdiden herkese teşekkürler...

15 Haziran 2006

İçimdeki boşluklar...

Boşlukları doldurarak üniversite sınavını kazandık ve şimdilerde yeni bir boşluktayım... içimi dolduracak bir hayat 'kalemi' arıyorum... yanlışların doğruyu götürmeyeceği bir hayat istiyorum...

30 Mayıs 2006

Tüylerimin diken diken olduğu an... Pinhani...

Bir anda giriyor, "Yalnız kaldıysan" diye... Sonra bir nehir gibi akıyor.Boğuluyorsun... Baş dönmesi tadında... 2 gecedir,"Dön bak dünyaya" dinleyerek uyuyorum. Sabah kalktığımda hala çalmasıda ayrı bir tat...
1 ay önce oky'nin sitesinde bir parçalarını dinleme fırsatım olmuştu. Ama eşşeklik bende girsene sitesine, diğer parçalarını dinle... Önce nahnu'nun sitesinde, sonrada alisarı'nın sitesinde iki farklı parçalarını dinleyince, bittiğim an oldu!
Peki neden yazdım bunları? Çünkü ben bu grupta kendimden bir parça değil, binlerce parça buldum... Anlayacağın param parça olduğumu anladım...
Bir t-shirt dükkanı açmayı düşünüyorum yazın... Eğer onu şimdi açmış olsaydım, yüzlerce pinhani t-shirt i bastırırdım. Çünkü herkesin tanımasını, bilmesini istiyorum. Tamam, saçmalamaya başladım.
Ben yeni tanıyanlar için bir-kaç link vereyim...

Pinhani'ye kendi sitelerinden ulaşabilirsiniz...
Pinhani-Röportaj'ını Nahnu, an itibariyle sitesine koymuş...
Ekşi'ye ulaşamayanlar için...

28 Nisan 2006

İçimdeki Mezartaşlarına Sesleniyorum!

El-Fatiha...

27 Nisan 2006

Bu

hayatta turist olarak yaşıyorum...

23 Şubat 2006

Hayatın Bize Tanıdığı Kredi Bitti!


Son 1 haftadır, canlarına kıyan insan sayısındaki artış, ister istemez çevresindeki ve dinleyenleri üzüyor. Ama olup bitenleri biraz düşündüğüm zaman, sanki işin içinde başka şeyler olabilir diye düşünüyorum. Birincisi "yaşadığım"(pek yaşamak denmez ama) için biliyorum. Faiz ile yaşamaya kalkınca o kadar bereketsiz bir durum hasıl oluyor ki, hayatın resmen boka sarıyor... 2-3 ay faizle yaşayalım dedik, annem romatizma hastalığına yakalandı, babam kalp krizi geçirdi! Kolay değildi o dönemler. (Şu an) Bundan 4 sene önce faizle elimize geçen paranın yarısının yarısı geçiyor, ama elde para artıyor... O yüzdendir, bankaların önünden dahi geçmiyorum... Birincisi bu, yani işin içinde faiz varsa, boku yemenin en medeni halini seçmiş oluyorsun demektir. İkinci bir durum da; sözüm geneledir, başta polisler olmak üzere, diğer birçok memurun "benim memurum işini bilir" felsefesini , hayatlarına adapte etmesidir. Ki bu rüşvet vs. durumların hepsinin acısı bir şekilde çıkıyor, çıkmayada devam edecektir. Bugün sabah gazete başlıklarını gördüm. Polisler bunalımdaymış. Güldürmeyin beni... Memur olanların çoğundaki mantık şu değil miydi? Memur olalım, kapağı devlete atalım... Sonrada milleti sögüçleyelim...
Efendiler, eden buluyor maalesef! Bazen yobazın kralı oluyorum ama ne yapayım. Hırsızlık yapanı, rüşvet alanı, özel ders verip öğrencisini geçiren öğretmeni, devleti soyanı vs. asacaksın, yapın bir daha görelim... Hep bankalar suçlu, hep devlet suçlu... Bir kez olsun özeleştiri yapsaydık, bu durumda olurmuyduk... Lanet olsun !

19 Ocak 2006

Biz

Hayatın anlamını çevirecek tercümanlarız...

01 Aralık 2005

Hayat Bizi Çevrimdışı Bıraktı

Kimilerine göre tumturaklı ifadeler gibi gözükse de aslında içimden gelenler… Sanal âlemden her sıkıldığımda Müşfik Kenter’in şu yazısını okurum ve kendi içimde bir iç muhasebeye dalarım. İçimden haykırırım; evet Müşfik abi sonuna kadar haklısın. Ama bu dünyada duygu toplumu denilen şeyi öğretmiyorlar… Duygu toplumu olmak için kimse cesaret etmiyor! Herkes korkak! Herkes kaçak! Ve vicdanlarımız, nefsimize tutsak! Hayat bizi çevrimdışı bıraktı Müşfik Abi… Gerçekler meşgule alındı… Hayallerini gerçekleştiremeyenler, hayallerini sanallaştırdılar. Dünyanın en güzelleri, en zenginleri, en bilmişleri oldular… Ben ki bunları yazarken; hayatımın çok büyük bir dilimini bilgisayarla geçirmeye başladım. Neden diye sorduğumda, içimdeki şeytan mı, melek mi ne olduğu belirsiz, insan olmadığı belli bir ses şunu diyor: “Yalnızca bilgisayarla vakit geçiriyorsun. Tek dertleştiğin o... Her yazdığına bir karşılık veriyor. Belki aynısını ama olsun. Acı vermiyor en azından!”
Sanırım doğru söylüyor… Acı vermemesi bile acınacak bir durumda olduğumu gösteriyor. Demek bu kadar güçsüzleştim, kendime olan özgüvenimi yitirdim… İlk korkak benim. Her şeyden kaçan benim. Tutsak hayatı yaşayan yine benim… Kimseyi suçlamıyorum. Yazılanlardan ben sorumluyum. Dünyada olan bütün kötülükler, benim hatam. Heyecanımı yitirdiysem bu benim bahanem olamaz. Eyüp Sultan o yaşına rağmen tek başına bir imparatorluğa meydan okurken, ben bu yaşımda daha kendimle olan savaşı yenemem basiretsizliğimin sonucu değil mi?
Çok mu karamsarım? Kendime karşı çok mu acımasızım? Bilmiyorum… Ama hayat bir beden büyük geliyor bana. Paçalarıma bulaşan yalanlar ise kirletiyor tüm benliğimi. Ceplerimde günah tohumları saklıyorum. İşlediğim günahları, kimsenin bilmesini istemiyorum. Doldurdukça dolduruyorum ceplerimi… Ama görmüyorum cebimin delik olduğunu. Ya da görmek istemiyorum ceplerimin de ruhum gibi delik deşik olduğunu…
Çekirdeği olmayan tohum olur mu? Ekene kadar olmaz biliyordum. Ama değilmiş. Özü kendisinden olmayan tohumda varmış… Günah tohumlarının özü bizmişiz… İçimizdeki şeytanı suladıkça, onu cehennem ateşinden ne kadar uzaklaştırıp, kendimizi onun için feda ettikçe, bu topraklarda hep zakkum çiçekleri bitecek. Kısacası etraftaki tüm kötülükler, bizim ruhumuzu nasıl beslediğimizin birer gölgesiymiş…

25 Kasım 2005

Tam Ortasındayım

tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun
hmmm koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hâlâ devam hâlâ figân hem de bile bile
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye...
mfö

22 Ekim 2005

İçimdeki hapiSahnede, yalancı rolündeki mahkumlar...

Aşka inanmayanların kesinlikle izlemeyecekleri filimler...

Before Sunrise


Before Sunset


Eternal Sunshine Of The Spotless Mind


50 First Dates


Notting Hill


Sweet November

30 Eylül 2005

Hayat Bir Perde Oyunu

Herkeste bir akıl verme, almış başını gidiyor. Şimdilerde herkes kraldan daha fazla kral! Aklını kullanmak yerine, aklını vermeyi tercih ediyor. Cimriler bile aklını veriyor… Etrafıma bakıyorum herkes aynı şeyi söylüyor. Ben olsaydım şöyle yapardım, şu kadar param olsa bunu alırdım vesaire, vesaire… Kimse kendisi olmak istemiyor. Hep benliğimizden bir kaçış. Suçu hep başkalarının üstüne atmak. Köşeye sıkışınca devlet şöyle, devlet böyle demek.
Peki, ben, sen, o, biz, siz, onlar ne yapıyoruz? Biz nasılsak, öyle yönetilmiyor muyuz? Elimizdeki paraya şükredeceğimize, şu kadar param olsanın hesaplarını yapıyoruz. Hep ileriyi düşünüp, şimdiyi yaşayamıyoruz.
Bugün ekmek kuyruğunda birisini gördüm. Zannımca 500 binin hesabını yapıyor. Fakir olduğu her halinden belli. Ancak o elindeki sigaraya ne demeli? O sıraya sigara içmek için mi giriyorsun be adam! İçimden en bilinmedik küfürleri edesim geliyor. Düşünüyorum çocuklarını ve hanımını… İçimden o adamı gırtlaklamak geliyor. Aylık en az 40-50 milyonu sigaraya gidiyordur. Yahu verdiğin paranın yanında, gıdasızlıktan perişan olup hastalığa kalıyorsun. Bunlar yetmezmiş gibi senin vurdumduymaz, duysa da anlamaz hayatın yüzünden boş yere bir sürü ilaç parası devletin cebinden çıkıyor. En sonunda kanser olup yatalak, yaşayan bir ölü oluyorsun…Bunlar aklıma geldikçe daha da vicdansızlaşıyorum. Bunlar hadi zır cahil… Ya üniversite gençliği ne âlemde? Onlar bokun içine bunlardan daha çok batmış… Güya aklı başında, okumuş insanlar… Peh! Hele bayanların elinde sigara görünce daha da iğreniyorum. Ne kadar eğreti duruyor, o güzelim ellerde… Kendi sağlığını düşünmeyen insanlardan, birde çevreyi korumasını bekliyoruz. İşte bu daha da büyük aptallık. Cebinde 5 kuruş parası yok, ama sigara için bir şekilde para bulan öğrenci milleti ile yukarıdaki fakir arasında tek fark biri diplomalı salak, diğeri diplomasız…
Allah insanları uyarmak için bir afet gönderdiğinde isyan eden akılsızlara soruyorum. Bir depremde 40 bin- 50 bin insan ölsün… Peki bir sigaradan Türkiye'de yılda 110 bin, Dünya'da 5 milyon kişi ölüyorsa; burada adaletsiz olan kim, bana onu söyle! Hem dünyayı, hem de ahiretini tehlikeye atan kim, bana onu söyle!
Toplu mekânlara siz düşüncesiz insanlar yüzünden giremiyoruz! Pofur pofur sigaranızı tüttürürken, ben işimi midem kalkarak hallediyorum. İlla ki sigara tablasının yanında, gaz maskesi mi bulunduralım? Eve geldiğimde bütün kıyafetimi tekrardan parfümlemek zorunda mıyım?
Sigaranın yaşı 9'a düşmüş. Her defasında o sigarayı satanı düşünüp, küfrün en uç noktalarına gidip, geliyorum… Bunu bilip, hala kös kös oturmak cinayettir. Bir an önce sigaraya, alkole, kumara çok büyük tedbirler alınmalıdır. Bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bunları bu şekilde bırakırsak, yarın sigara, alkol, kumar için bizim önümüzü kesip hırsızlığa başlayacak… Aileler işte böyle yıkılacak. Kadın programlarında yozlaşmaya, onları alkışlayan ağzı salyalılara, hayatın acımasızlığına tanık olun. Ve bunları kullananlara prim vermeye devam edin. Yakında sizin de hayatlarınıza girerse hiç şaşırmayın!Kısacası hayat bir perde oyunu, gölgelerimiz daha gerçek, biz daha karanlığız…

11 Eylül 2005

Duygu Toplumu Olmanıza Megabaytlarınız Mı Yetmiyor?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? Hiç vaktiniz yok… "Fast live", "fast food", "fast music", "fast love"… Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar... Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi. Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar… Size sesleniyorum:
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten, ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman. Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını ve ıslak toprak kokusu var mıdır, dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yasam skalanızda? Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor? Hayat ıskalamayı affetmez! Keşkelerle, tühlerle baş başa kalmadan önce… (ne acı ve ne çelişkidir ki böyle bir yorumu yine bilgisayardan iletiyorum...)
Müşfik Kenter

31 Ağustos 2005

Kalabalığın İçinde Yalnızsın


Zaman bizi bir bozuk para gibi harcıyor. Her geçen an biraz daha azalıyoruz. İki adım geri gidip insanları izlemeye başlıyorsun. İzlediklerinin bir korku filmi olduğunu düşünmek istiyorsun. Gözlerimi kapatıp ağlamak istiyorum. Üzülüyorum tüm olup bitene... Olaylar beni o kadar çok etkiliyor ki her sorunda kendime bir pay biçmeye başlıyorum. Acılarla, dertlerle, sorunlarla ve sorularla yaşamaya başlıyorsun. Etrafına bakıp, kalabalığın içinde yalnız olduğunu görüyorsun. Otobüste, tramvayda, metroda, yolda, okulda, her yerde, ki ikili ilişkilerde bile herkes birbirinin gözlerinin içine bakıyor. Herkeste bir güvensizlik... Acaba diyorsun şu hırsız mı, bu sapık mı, o dilenci mi...Hep korku içinde yaşıyoruz.Hep bir başkasını yorumluyoruz. Kendimize nasıl bakıldığını, kendimize saygımız olduğunu hiç düşündük mü? Birbirimizden kaçıyoruz! Geceleri dışarı çıkmaya tereddüt ediyoruz. Hem yalnızız, hem de özgür değiliz. Vicdanlarımız bile yetmiyor, gerçekleri görmeye... Belki bir kör kadar bile göremiyoruz. Gündüzleri kaçıyor, geceleri saklanıyoruz. Evlerimiz bir dinlenme mekanı değil artık. Herkesin kalbi uyuşturulmuş gibi... Ne eşinle bir sohbet var, ne de çocuğunla yakından ilgilenmek. Yada tek başına kaldığında düşüncelere dalmak. Her şeyi senin yerine televizyon yapıyor. Uzaktan kumanda senin elinde ama asıl kumanda olan sensin. Kimseyle sohbet edemiyorsun. Tek yolu internette ‘chat' yapmakta buluyorsun. Halbuki bilmediğin bir insanla, yalan yada doğru her şeyi paylaşıyorsun. Çünkü normal yaşamda olduğu gibi gözlemleyemiyorsun. Herkes söyledikleri ile yaşıyor. Kendi söylediklerimize inanıyoruz. Yalan yada doğru... İnanıyoruz her şeye, gördüklerimize değil, duyduklarımıza ve yazılanlara inanıyoruz...
Fotoğraf : Jason DeFilippo